- Gülçin Soytutan blog yazısı yükledi.
- Kategori : Dağcılık ve Zirve Anıları
- Peru Yollarında - Klasik İnka Trek ve Machu Picchu
- Turistlerin Peru-Cusco’ya geliş amaçlarından biri de Klasik İnka yolunda yürümek. Bunun için de mutlaka lisanslı rehberli turla yürümeniz gerekiyor. Bir günde de en fazla 500 kişinin yürümesine izin veriliyor. Biz de aylar öncesinden internetten klasik İnka yürüyüş turunu satın aldık. Sinan’ın derin araştırmaları sonucunda SAM Travel’a karar verdik. Gelmeden önce internetten brifing için randevulaştık. Tam zamanında firmaya gittik. Rehberimiz henüz gelmediğinden çalışanlarla sohbet ettik. “Çok şanslısınız, rehberiniz sizinle.” falan gibi bir şeyler söylediler. İnternetten okuduğumuza göre, turlar genellikle 6-8 kişilik oluyormuş. Büroda bizden başka kimse olmayınca “Herhalde diğerleri brifingi önceden aldı.” dedik. Biraz sonra rehberimiz geldi. Adı Henry, 30’lu yaşlarında, ufak tefek, kumral, yerli kanı daha ağır basan sevimli bir genç adamdı. Bize yapacağımız yürüyüş hakkında detaylı bilgi verdi. Yanımıza almamız gereken eşyaları, yiyecekleri söyledi. “Hava durumuna ya da sağlık durumunuza göre riskli bir durum olursa yürüyüşü kesebilirim. Yarın beş şerpa, bir aşçı ile birlikte sabah 6:00’da hareket ediyoruz.” dedi. Grupta kaç kişi olacağımızı sorduk. “Başka kimse yok sadece sizsiniz.” deyince şok olduk! Nasıl yaniiii? Koskoca tur, beş şerpa, aşçı, rehber ve bizzzzz inanamadık! Bürodakiler meğerse geldiğimizden beri onu anlatmaya çalışıyormuş. “E hadi hayırlısı!” deyip, şaşkın şaşkın hotelimize döndük.
1.GÜN
Sabah erkenden kalktık. Beş gün süresince ihtiyacımız olmayacak eşyalarımızı hotelimizde bıraktık. Sırt çantamızda pantolon, çorap, polar, çamaşır, yağmurluk, kafa lambası, ilaçlar, terlik, sinek ilacı, ıslak mendil, atıştırmalık, su, defter, kalem ve powerbank vardı. Yükümüz kişi başı yaklaşık 7 kg. civarındaydı. Beş gün süresince bunların bulunduğu sırt çantamızla yürüdük.
Henry ve aşçımız Mario bizi almaya tam zamanında geldiler. Yolumuz uzundu. Minibüsümüz Urubamba Nehrinin kıyısında kıvrıla kıvrıla ilerledi. 76 km. ilerde bulunan Ollantaytambo kasabasında şerpalarımızı ve gerekli malzemeleri aldık. En fazla 30 kg. yük taşımasına izin verilen şerpalarımız, bizim için çadır, mat, uyku tulumu, yiyecek taşıyorlardı. Biz rehberle üç kişiydik ve eşyalarımızı kendimiz taşıyorduk. Aşçımız dahil 6 şerpamız vardı. Neden bu kadar çoklardı, ne taşıyorlardı acaba? Yola devam ederek 16 km. sonrada Piscacucho’ya ulaştık. Sonunda klasik İnka yürüyüş yolunun başlangıcına varmıştık. Machu Picchu’ya 82 km. uzaktaydık. Bizim gibi başlayan başka gruplar da vardı. Eşyaları alan şerpalar öğlen yemeğini hazırlamak için önden gittiler. Biz de kontrol noktasında evraklarımızı gösterip, onay aldıktan sonra saat 9:00 gibi rehberimizle birlikte yürüyüşe başladık. Urubamba Nehrinin karşısında olan patikaya köprüden geçerek ulaştık. Yolumuz çok güzeldi. Köylere giden patikadan yürürken eşekli, atlı ya da sırtlarında eşyaları ile yürüyen, yol kenarındaki tarlasında çalışan köylülerle karşılaşıp, selamlaşarak ilerledik. İlk gördüğümüz İnka köyü Qhanabamba oldu. Urubamba Nehrinin karşısında olan köyün taş evleri nerdeyse olduğu gibi duruyordu. Nereden baksanız en az 600 yıllık olan evlerin sadece çatılarını sazlardan, otlardan yaptıkları için çatıları yoktu. Hava çok güzel, yol virajlı fakat eğim çok az olunca uçarak yürüyorduk.
Yolumuzun üzerinde bir diğer antik İnka köyü olan Patallaqta diğer adıyla Llaqtapata vardı. Cusco’nun İspanyollarca fethinden sonra, İnkalar geri çekilirlerken Machu Picchu’nun izini kaybettirebilmek için yol boyu yaktığı köylerden biri de Patallaqta’ymış. Geriye sadece taş binaların duvarları kalmış.
Tepede kurulmuş olan köy, eskiden kale görevi görüyor, yolcular ve askerler Machu Picchu’ya giderlerken burada dinleniyormuş. İnkalar için dağlar kutsal olduğundan burada da tapınak ile kutsal alanlar varmış. Tapınak binalarının özellikleri şöyleymiş: çift kapıları doğuya bakıyor, kapıların karşısındaki duvarda yedi tane niş bulunuyormuş.
Henry, köyün dışında uçurum kenarında bir tane de mezar gösterdi. Evler gibi taştan örülmüş, kapısı açık yönü doğuya bakıyordu. Ölüler cenin pozisyonunda mezar odalarına bırakıldıkları için de kare şeklinde kutu gibiydi.
Henry, dağın hemen eteklerinde bulunan Willkarakay köyünü yukarıdan Patallaqta’tan bize göstermeden önce, İnkalar için bazı hayvanların çok önemli olduğundan bahsetti. Gökyüzündeki tanrılarla yani semai alemle iletişimi sağlayanın kondor, yeryüzündeki insanları yani orta alemi tanımlayanın puma, yer altı alemini ya da cehennemi temsil edenin yılan olduğunu söyledi. Cusco’nun kuruluşunda da şehrin puma şeklinde planlandığını, yine istiridyenin de kutsal olduğunu o yüzden Willkarakay köyünün istiridye şeklinde oluşturulduğunu anlattı. Yukarıdan gördüğümüz köyün gerçekten nehir kıyısındaki etekleri çok düzgün bir şekilde istiridyeye benziyordu ve vadinin dibinde teraslanarak yükseltilmiş, sırtını dağlara yaslamıştı.
Henry, İnkaların yaşamları hakkında da bizi bilgilendirdi. Buna göre; İnkalarda küçük çocuklarla çok yaşlılar dışında herkes çalışıyormuş. Üretimi elle yaptıkları halde ziraatta çok ilerlemişler. 10’dan fazla mısır, 240’tan fazla patates çeşidi, tahıl, pamuk, kabak, fasulye, yerfıstığı, quinoa gibi bir çok bitki yetiştiriyorlarmış. Ürünlerin 1/3’ü üretene bırakılıyor, geri kalan 2/3’lük kısmı bir çeşit vergi sistemi ile hükümete veriliyor, hükümet bunu diğer vatandaşlarına dağıtıyor, geri kalan kısmını ise köylerde ya da uygun alanlardaki depolarda saklıyormuş. Willkarakay köyünün de asli görevi ürün depolamakmış.
Henry’nin açıklamaları ile mola yerimize ne ara ulaştık anlamadık. Şerpalar bizden önce gittikleri için yemeğin hazır olacağını tahmin ediyorduk, ama bu kadarını beklemiyorduk. Kurulan yemek çadırında kumaş masa örtüsü olan bir masa ve sandalyeleri vardı! Yemekler de inanılmazdı, ilk gelen çok süslü bir avakado salatası oldu. Kendi yaptıkları meyve suyu ile kocaman bir tepsinin içinde et, sebze, pilavdan oluşan yemeğimizin arkasından meyve ikram ettiler. Sıcak su sürekli vardı. İstediğimiz zaman çay, kahve içebiliyorduk. Yemekten sonra biz dinlenirken şerpalar da yemek yediler. Bulaşıkları yıkayıp hazırlandıktan sonra bizden önce yola koyuldular.
Öğleden sonra yolumuz biraz dikleşti. Patika köyler arasında kullanıldığından oldukça bakımlı, rahattı. Kuş sesleri ve And Dağlarının doyumsuz manzarası ile Hatunchaca köyü yakınındaki kamp alanımıza Saat 15:00 civarında vardık. İlk gün 200 m. yükselmiş, altı saatte 12 km. yürümüştük.
Bu güzergahta her tur şirketi kendisine özel yerler belirlemiş. Oralarda öğlen molası verilip, gece konaklanıyor. Bu sebeple de bütün turistler bir arada kalmıyor. Biz de bir evin arka bahçesinde kaldık. Şerpalar biz gitmeden çadırlarımızı hazırlamışlardı. El ve ayaklarımızı yıkamamız için sıcak su ile havlu da verdiler. Alışık değiliz bu kadar ihtimama, onların bu yaptıklarına ne kadar şaşkınlıkla bakıyorsak onlar da bizim neden şaşırdığımıza şaşırarak bakıyorlardı. Anlayacağınız ilk günümüz karşılıklı şaşkınlıkla geçmişti.
Saat 17:00’de çay saatimiz vardı. Çadırlarımızın önünde bulunan barakada patlamış mısır, bisküvi, kek ile çay, kahve ikram ettiler. Henry’den İnkalar ve Perulular hakkında bir çok bilgi aldık. İspanyolların zorlaması ile Katolik olmak zorunda kalan halkın artık karışık bir din yaşadığını, Katolik göründüklerini ancak İnka inançlarına da devam ettiklerini (örneğin Katolikler gibi tabut içinde ancak yüzleri doğuya dönük olarak gömüldüklerini), Pachamama yani Toprakana’nın hala çok önemli olduğunu öğrendik.
Ardından Peru’da sahipli köpeklerin, hatta sokak köpeklerinin bile neden giysilerinin olduğunu sorduk. Gelen cevap çok ilginçti. Biliyorsunuz İnkalar reenkarnasyona inanıyorlar. Öldükleri zaman köpeklerin onlara yer altında bulunan kan nehrinde rehberlik edeceğine inanıyorlarmış. O yüzden herkes mutlaka köpek besliyormuş. Bizim sokak köpeği sandığımız hayvanların da mutlaka sahibi varmış. Sahipsiz hayvan yokmuş. Bu ilginç cevabı verdikten sonra bize altı yaşındaki kızı ile köpeğinin resimlerini gösterdi.
Saat 19:00’a yaklaştığında akşam yemeğimiz hazırdı. Lezzetli bir yemek yedikten sonra dinlenmek üzere çadırlarımıza çekildik.
2. GÜN
Erkenden kuş sesleriyle uyandık. Kalkar kalkmaz şerpalar, yükseklikle ilgili sorun yaşamayalım diye koko çayı verdi. Tatsız ama şifa niyetine her gün içtik. Saat 7:00’de kahvaltıdaydık. Yumurtalı, peynirli güzel bir kahvaltı yaptık. Atıştırmalıklarla sıcak suyumuzu aldıktan sonra 7:30’da yola koyulduk. Gece yağmur yağmıştı. Hava kapalıydı. Bitki örtüsü, çiçekler yükseldikçe daha da güzelleşiyordu.
Henry, sivrisinekler için mutlaka ilaç sıkmamız konusunda bizi uyardı. Sivrisinekler nasıl minik, gözükmüyorlardı. Saç maç hiç onları etkilemiyor korkunç ısırıyorlardı. O minik hayvanların ısırdığı yerler para gibi kabarıp, deli gibi kaşınıyordu. Bütün yürüyüşümüz süresince şapkamız, üstümüz başımız, yüzümüz gözümüz her yere ilaç sıktık. Bu yolculukta en çok ihtiyacımız olan sivrisinek ilacıymış. İyi ki unutmamış, yanımıza almışız!
Karşımıza çıkan ilk köy Huayllabamba veya Wayllabamba oldu. Buradaki köylerin elli tane adı var. Nerede olduğunu anlayana aşkolsun! Burası aynı zamanda ikinci kontrol noktasından geçtiğimiz yerdi. Önümüzde kalabalık bir Alman grup bekliyordu. En arkada da genç fakat morbid obez bir kadıncağız vardı. Onu daha önce de görmüştüm. Hem şeker yiyor, hem etrafına ikram ediyor hem de yürümeye çalışıyordu. Beklerken biraz hoş beş ettik. Bizim geçiş iznimiz önce onaylanınca birbirimize şans dileyip ayrıldık. Daha sonra hiç karşılaşmadık. Yol dünkü gibi rahat değildi. Dik tırmanmaya başlamıştık. Canım İnkalar, yolları taş döşemiş hatta dik kısımlara merdiven bile yapmışlardı. Orman da artık vahşileşmiş, vadinin rengi koyu yeşile dönmüştü. Havada yağmur tehdidi vardı. Rüzgar sertleşmeye başlamıştı. Önce Ayapata kamp alanını geçtik. Sonra 3.800 m.deki Llulluchapampa kamp alanına vardık. Kamp alanında çadırımız kurulmuş, soframız hazırlanmıştı. Yaşasın yemek zamanı! Büyük bir mutlulukla yemeğimizi yiyip, biraz dinlendikten sonra gecikmeden yola koyulduk. Yağmurun eli kulağındaydı. Karşı dağlardaki kara bulutlar üzerimize doğru geliyordu. Yükseldikçe ormanı aşağıda bıraktık. Açık alanda rüzgarın sertliğini daha fazla hissetmeye başladık. Yağmur da bir yandan başlamıştı. İrtifadan rahatsız olmasak da yağmur ve rüzgar hızımızı kesiyordu. En sonunda 4.200 m.deki Warmiwanusca veya Dead Woman Pass yani “Ölü Kadın Geçidi”ne ulaştık. İnka yolunun en yüksek noktasına tırmanmıştık. Rüzgar nerdeyse fırtına hızındaydı. Sis de vardı. Biraz fotoğraf çekip, azıcık da etrafı şöyle bir inceledikten sonra neredeyse koşarak aşağıya inmeye başladık. Henry’e neden buraya Ölü Kadın Geçidi adını verdiklerini sormuştum. “Aşağıya inerken dön ve arkana bak. Kadını göreceksin.” demişti. Gerçekten de dağın siluetinde kadının kafası, saçları, profilden yüz hatları, cenin halinde toparlanmış vücudu oldukça belirgindi. Sonunda ölü kadını bulmuştum.
Otoban gibi olan yoldan indikçe rüzgarın hızı azaldı. İnkaların patikası Arnavut kaldırımından daha başarılıydı. O yüzden yağmurda bile yürümek sorun olmadı. Ne öyle vıcık vıcık çamur olduk, ne de üstümüz başımız battı. Sadece ıslandık. Çıktığımız gibi dik inişimize devam ettik. Adını bilmediğim sarı orkide tarlalarının arasından yürüdük.
Pacaymayu kamp alanımıza saat 16:30’da ulaştık. Tuvaletlerin de yer aldığı alanda birçok grup çadır açmıştı. Kalabalık bir çadır kent görüntüsü oluşmuştu. Bazıları bizden önce gelmiş çadırlarına yerleşiyordu. Bazı çadırlar ise boş sahiplerini bekliyordu.
Beş çayımızda günün kritiğini yaptık. Çok zorlu bir gündü. 1.350 m. yükseldik, 600 m. indik ve 8 saatte 12 km. yürüdük. Bütün gün neredeyse rehbersiz yürümüştük. Yollar belirgin olduğu için Henry arkada diğer rehberlerle yürüyor sanıyorduk. Henry, bakmış bizde sorun yok, arkadaki gruplarda yürüyemeyenlere yardım ediyormuş. Anladığımız kadarıyla başlangıçta bizim yürüyebileceğimize pek emin değilmiş. Onu şaşırtmışız. Diğer grupların çok zorlanmış.
Akşam yemeğimizi yedikten sonra yorgun ve mutlu bir şekilde çadırlarımıza giderken Henry, kontrol noktasında gördüğüm Alman kadının daha yeni kamp alanına ulaştığını söyledi. Neyse kızcağızın gelmiş olmasına çok sevindim. Bundan sonrasını havada karada yapardı nasıl olsa.
3.GÜN
Bütün gece yağmur yağdı. Kalktığımızda hala devam ediyordu. Hatta çadırımız biraz su almış, uyku tulumlarımızın ayakucu ıslanmıştı. Başka da zarar ziyan yoktu. Yağmurluklarımızı giyip doğruca yemek çadırına gittik. Güzel bir kahvaltıdan sonra 7:30’da yoldaydık. Yine sıkı bir gün bizi bekliyordu.
Yürüyüşe yağmur ve sisle başladık. Vadilere dolan sis yemyeşil bitki örtüsünün içinde bulut denizi oluşturmuştu. Kendimizi Kaçkarlar’da zannettik. Dağların tepesi ise bembeyaz olmuştu. Anladık ki bize yağmur yağarken yükseklere de kar yağmış.
Yolumuz kraliyet yolu olduğu için patikaya döşenen taşlar sanki daha bir özenliydi. Eee kolay mı? Kutsal şehre doğru yol alıyorduk. Şimdiye kadar kullandığımız patikaların bir kısmı toprak, bir kısmı taşlık, bazı yerleri de taş döşeliydi. İnkalar Machu Picchu’yu korumak adına patikaları da tahrip etmeye çalışmış. Cusco’dan ve İspanyollardan yeterince uzak olduğunu düşünerek mi yoksa tahrip edecek zamanları olmadığından mı bilmiyorum ama bundan sonraki patika düzgündü. Patikanın düzgün oluşu, yağmurlu günde bize konforlu bir tırmanış yaptırdı.
Bugün ilk olarak Runcuracay arkeolojik sit alanına ulaştık.
İnkalar yazıyı kullanmadıkları için mesajları veya balık gibi çabuk bozulacak yiyecekleri ulaklar aracılığıyla taşıyorlarmış. Küçük yaştan itibaren eğitilen kişiler, aldıkları haberleri ya da paketleri belli aralıklarla koşarak bayrak yarışı gibi iletiyorlarmış. Bilginin son noktaya hatalı ya da eksik iletilmesi büyük suçmuş. Henry’nin anlattığına göre, burası da karşıdaki Ölü Kadın Geçidinden geçerek daha kısa, dik bir patikadan gelen ulakların dinlenme yeriymiş. Aynı zamanda bizim yürüdüğümüz patikayı kullanarak Macchu Picchu’ya gidenler ya da dönenler de konaklıyormuş.
Sit alanını arkamızda bırakarak yeşil sulak ormanın, renkli çiçeklerin, şelalerin eşlik ettiği patikadan tırmanmaya devam ettik. Yer yer kırılan ve bakımsızlaşan merdivenleri kullanarak yürüyüş rotamızın ikinci en yüksek noktası olan 4.000 m.deki Runcuracay geçidine ulaştık. Yağmur da hızını kesmişti. Geçidi aştıktan sonra inişe başladık. Göllerin, derelerin yanından giden patika sisli dağ manzaralarına eşlik ediyordu.
İlerde İnka kalesi Sayaqmarka bizi bekliyordu. Taştan yapılan kalenin, tek kişinin tırmanabileceği genişlikteki dik merdivenlerinden içeriye girdik. Dört, beş kattan oluşan teraslanmış kalenin en üst katında askerler, diğer katlarında gelen misafir, halk, din adamları ve kraliyet ailesinin kalacağı odalar ile tapınak bulunuyordu. Tapınağın içinde ise doğal bir kaya vardı. Henry’nin anlattığına göre; İnkalar tapınaklarında özellikle böyle doğal dağ tepeleri tercih ediyormuş. Bunun yanında İnkalar binalarda şimdiki gibi kapı kullanmıyormuş. Ağır kumaş ya da deriden yapılan örtülen kapıları kapatmak için kullanılıyormuş. Örtülerin asılması için yapılan oyukları dikkatle incelerken Henry bize aydınlatma için kullanılan nişleri de gösterdi. İnka kalesindeki gezimizi tamamlayıp yola devam ettik. Kalenin biraz ilerisinde şerpalar yemek çadırını kurmuş bizi bekliyorlardı. Hem yorulmuş hem de acıkmıştık. Çok lezzetli yemeklerimizi yiyip, biraz dinlendikten sonra yola devam ettik. Yağmur da kaldığı yerden şiddetini arttırarak tekrar başlamıştı. Yeşil ormanların arasındaki patikalardan ine çıka zorlu yolculuğumuza devam ederken İnkalarla ilgili ilginç bir şey daha öğrendik. Yürüdüğümüz patikanın uçurumla birleştiği noktada kayayı oyarak tünel yapmışlar. Patikayı tünelin içinde merdivenler ekleyerek devam ettirmişler. Henry, İnkaların And dağlarının sarp coğrafyasında pek çok yerde tüneller, köprüler yaparak yerleşim yerlerine en kısa yolları oluşturmaya çalıştıklarını, ülke genelinde bu yolların 40 bin km. civarında kara yolu ağı oluşturduklarını anlattı. Ama hangi alet edevatla aklımız almadı?
Yaklaşık üç saat sonra Phuyupatamarca’da bulunan kamp alanımıza ulaştık. Artık bir klasik olan şerpalarımızın alkışlarıyla bugünkü parkurumuzu tamamladık. Burası da ortak kamp alanıydı, çadır kent kurulmuştu. Sıkıntı şu ki maalesef tuvalet yoktu. Fakat şerpalar bizim için taşınır tuvalet getirmişlerdi! Gözlerimize inanamadık. Meğerse bizim bildiğimiz şeylerin dışında ocak tüpü, tuvalet, oksijen tüpü gibi ihtiyaç duyulabilecek birçok şey taşıyorlarmış. Şerpalar akşam yemeğimizi hazırlarken biz de fırsattan istifade boş vaktimizde tepeden gördüğümüz Phuyupamarca antik şehrine gitmek üzere yola koyulduk. Oldukça dik ve yüksek merdivenlerden yağmur altında indik. Şehrin girişinde teraslanmış altı tane çeşme vardı. Çeşmelerden su akıyordu. Gözlerime inanamadım. Aradan geçen bu kadar zamana rağmen hala aktif olarak kullanılabiliyordu. Henry, hemen bizi bilgilendirdi. İnkalar için su kutsalmış, bu çeşmelerden kurak zamanda da sulak zamanda da aynı yoğunlukta akarmış, burası kutsal su alanıymış.
Su alanı olduğu gibi yaşam ve tapınak alanı da bulunan Antik şehrin etrafında üretim yapmak için teraslar oluşturulmuş. Yağmur yağdığında teraslardaki fazla su özel bir drenaj sistemiyle bir altındaki terasa akıyor, suyun verimli toprağı alıp gitmesi engellendiği gibi emilerek toprağın beslenmesi sağlanıyormuş. Böylelikle dağlık alanda bol üretim yapılabiliyormuş.
Manzarası müthiş olan bu antik şehri arkamızda bırakarak beş çayına yetişmek üzere kamp alanımıza geri döndük. Oldukça zorlu bir gündü. Yağmur altında 3.600 m. den 4.000 m.ye tırmanıp, tekrar 3.600 m.ye indik, 8 saatte 12 km. yol yaptık.
Beş çayımızı içerken yağmur dindi. Hava açılmaya, bulutlar dağılmaya başladı. Kamp alanımızın arkasında bulunan yamaçtan karşıdaki vadiler pırıl pırıl görülüyordu. Manzara müthişti! Gün batımı da şansımıza çok güzel oldu. Keşke gün batmasaydı, sonsuza kadar orada oturup manzarayı seyredebilseydik! Zamanı durdurma şansımız olsa kesin orada kullanırdık. Akşam yemeğinden sonra çadır kent halkı olarak hep birlikte uykuya yattık ve mutlak sessizliğe gömüldük.
4.GÜN
Hep birlikte kuş sesleriyle erkenden kalktık. Bugün büyük gündü. Güneş kapısından geçip Machu Picchu’ya ulaşacaktık. İçimiz pır pır hedefimize ulaştığımız için sevinelim mi? Yoksa bu inanılmaz yolculuk bitiyor diye üzülelim mi? Bilemedik.
Kahvaltıdan sonra pırıl pırıl bir havada yürüyüşe başladık. Yeşilin bin bir tonunu görmek inanılmazdı. Yürüyüşümüzde bir dağdan diğer dağa geçiyor ya da dağın diğer yüzünde yürüyorduk. Fakat sanki başka bir coğrafyaya geçmişiz gibi bütün çiçekler, böcekler manzara değişiyordu. Dördüncü günümüz olduğu halde hala manzaraya şaşkınlıkla bakıyorduk. Patikada dik merdivenlerden inerek ilerledik. Yolumuzun üzerinde bol miktarda kelebek, çiçek ve lama vardı. Bugünkü ilk İnka arkeolojik alanı Intipata oldu. Adının anlamı “Güneşin Şehri”ymiş. Urubamba Nehrine tepeden bakan Intipata, tesadüfen keşfedilmiş. Teraslar açılırken beş tane de ev harabesi bulunmuş. O yüzden burasının ulakların ve gezginlerin dinlenme yeri olan bir tarım köyü olduğu düşünülüyormuş. Henry köy hakkında bilgi verdikten sonra ürünlerin toplanıp saklanma yerleri ile tapınağı da gösterdi. Sonra hep birlikte tapınağa gittik. Doğuya dönerek diz çöktük. Henry çantasından büyük babasından kalan kutsal örtüsünü açtı. Hepimize üç tane koko yaprağı verdi. İki elimizle yaprakları yonca şeklinde saplarından tutarak Pachamama’ya teşekkür edip, dileklerimizi söyledik. Hepimiz kendimize göre dua edip, bir tür meditasyon yaptık. Sonra elimizdeki koko yapraklarını örtünün içerisine koyup, bohçaladık. Bohçanın üzerine, etrafına koko yaprakları döktük. Dualarımız bittikten sonra Henry bohçayı katlayıp çantasına aldı ve yolumuza devam ettik. Yarım saat sonra öğlen yemeği yiyeceğimiz kamp alanımıza gelmiştik. Yemek çadırımız hazırdı. Henry “Çantalarınızı bırakın, sonra yemek yiyeceğiz.” dedi. Söylediğini yaptık. Biraz ilerde Winay Wayna arkeolojik alanı yazıyordu. Bu seferki büyük bir İnka kasabasıydı. Yine güneye bakan terasları vardı. Görünen o ki buralarda yüzlerce çeşit bitki üretilmiş. Herhalde terasların hemen yanında bulunan Winay Wayna şelalesinin sularıyla sulamışlar. Kutsal su kültünü burada da kullanmışlar. En üst kısmında büyük bir tapınak, ortasında konut harabeleri olan terasların, karşıdan manzarası müthişti. Büyük incelikle yapılan teraslar, evler... nasıl yapılmış da hala ayakta kalabiliyor? İnanılır gibi değil!
Geçmişe yaptığımız bu küçük yolculuktan sonra öğlen yemeği için çadıra döndük. Mario bizim için son defa yemek yapmıştı. Bütün yemeklerin adını, tariflerini almıştım ama not defterimi Buenos Aires’te çantamdan çaldılar. O yüzden maalesef yazamıyorum. Yemeklerimizi yiyip, Mario ve diğer şerpalarla vedalaştık. Onlar için tur bitmişti. Evlerine dönüyorlardı.
Daha fazla içerik için giriş yapınız ya da kayıt olunuz!